Cosmos: Bir Uzay Serüveni 9. Bölüm Önemli Bilgiler

Cosmos: Bir Uzay Serüveni 9. Bölüm Önemli Bilgiler

Kayıp Dünyalar (The Lost Worlds of Planet Earth)

Özet: Kozmosun bu bölümünde dünyadaki geçmiş dönemlerde yaşayan canlıların ve yaşanan küresel olayların sonraki dönemleri nasıl ciddi şekilde etkilediğini anlatıyor. Bakıldığı zaman tesadüf olduğunu düşündüren ama bir o kadarda planlanmış gibi hissettiren olaylar zinciri insana hayret veriyor. Dünyanın 4 milyar yıllık ömründe türlerin yok olmasına sebep olan felaketlerin hiç birisine canlılar kendileri sebep olmamışken bizlerin bunu göz göre göre yapmaya devam ettiğimizi vurguluyor. Zeki canlılar olduğumuz konusunda tekrar düşünmek gerekiyor sanırım.

Kozmos Bölüm 9

Dünyanın Oksijen Fazlası Olduğu Dönemler: 350 milyon yıl önce dünyamız çok farklı görünüyordu. Dünyamız sadece 4 milyar yaşında. Dinozorların zamanına daha 100 milyon yıl vardı, kuşlar yoktu, çiçekler de, hava da farklıydı, atmosferde geçmiş yada geleceğe göre çok daha fazla oksijen vardı. Bu sayede böcekler şimdikinden çok daha büyük boyutlara erişebiliyordu. Böceklerin akciğeri yoktur, yaşam kaynağı olan oksijen vücutlarının dışındaki deliklerden alınıp bir boru ağı yardımıyla taşınır. Böcek fazla büyük olduğunda bu boruların dışarı açılan uçları bütün oksijeni iç organlara erişemeden emer ama 350 milyon yıl önce karbonifer dönemde atmosferdeki oksijen miktarı bugünkünün neredeyse 2 katıydı. Bu yüzden  böcekler daha büyük olup yine de yeterli oksijeni alabiliyordu. Kırkayaklar timsah kadar, yusufçuklar kartal kadar idi.

Dev Ağaçlar: O dönemlerde oksijen fazlaydı çünkü yeni bir yaşam türü tarafından üretiliyordu. Göğe uzanan bitkiler gün ışığı için birbirleri ile yarışıyorlardı. Ağaçlar gün ışığı için girdikleri rekabette yer çekimine meydan okuyacak şekilde evrimleşti. Ağaçlardan önce en uzun bitki bel hizasında idi sonra bir bitki molekülü hem güçlü hemde esnek olacak şekilde evrimleşti. Lignin ağaçların varlığını mümkün kıldı. Böylece dünya devasa ağaçların gezegeni haline gelmişti. Ama Lignin’in bir dezavantajı vardı, yutması zordu. Doğanın yıkım ekibi olan mantarlar ve bakteriler içinde Lignin olan bir şeyleri yemeye kalkınca hazımsızlık çektiler, termitlerin evrimine de daha 100 milyon yıl vardı. Bütün ölü ağaçlar sindirilmeden balçık yığınları altında kalarak toprağa gömüldü. Dünyanın her yerinde gömülü ormanlar vardı. Mantarlar ve bakterilerin evrilip bunları tüketebilecek biyokimyasal yöntemlere sahip olması milyonlarca yıl sürdü. Nova İskoçyadaki bir sarp kayalıkta bu ağaçlardan birinin hücre hücre oluşmuş bir kaya maskesi bulunmuştur.

Bitkiler ölünce çürür ve içindeki organik maddeler oksijen ile temas edince ayrışıp karbondioksidi tekrar havaya salar. Böylece dünya atmosferinde kimyasal denge sağlanmış olur. Ancak ağaçlar henüz çürümeden gömülürse iki şey olur. Karbon ve depolanmış güneş enerjisi beraberinde gömülür. Oksijen de arkalarında kalarak atmosfere salınır. 300 milyon yıl önce de bu olay defalarca gerçekleştiği için oksijen fazlası vardı.

Permiyen Dönem (Yaşamın Sona Yaklaşması): Üstünden geçen çeyrek milyar yılda ölüm mutlak zafere hiç bu dönemdeki kadar yakın olmadı. Bu gün Sibirya olan topraklarda meydana gelen volkanik patlamalar yüz binlerce  yıl devam etti. 2,5 milyon kilometrekareden geniş bir alan lav taşkınının altında kalmıştı. Volkanik çatlaklardan çok büyük miktarda karbondioksit yayıldı. Bu sera gazı iklimi ısıttı. Karbonifer dönemde yani 300 milyon yıl önce toprak altında kalan milyonlarca çürümemiş ağaç 50 milyon yılda devasa kömür yataklarına dönmüştü ve en geniş yataklardan biriside Sibiryadaydı. Lav ile kömür yatakları yandı, yer yüzüne metan ve kükürt açısından zengin gazlar yayıldı. Bunlar kömür dumanı ile kaplıydı. Atmosfer kirlendi ve iklimin istikrarı bozuldu, sülfürik asitten bir puls güneş ışığını perdeleyip gezegeni karanlığa boğdu. Dünyanın sıcaklığı donma noktasının altına indi. Püskürmelerin şiddeti azaldığında asit yağmurları başladı ama atmosferdeki karbondioksit daha da arttı ve küresel ısınmaya sebep oldu. Yıllarca süren dondurucu soğuk ve ardından gelen kavurucu sıcak gittikçe azalan bitki ve hayvan nüfusunu çok hırpaladı. Bu köklü değişimlere ayak uydurma şansları yoktu. Küresel ısınma devam ettikçe yüzeydeki ve derindeki sular yavaşça karıştı. Deniz dibindeki dondurucu suların sıcaklığı yükseldi. Çökelti halinde donmuş metan zengini buzlar erimeye başladı. Yeni serbest kalan metan gazı yer yüzüne ve atmosfere ulaştı. Metan ısıyı karbondioksitten daha etkin biçimde haps eder. Bu yüzden iklim daha da ısındı. Metan ozon tabakasını da mahvetti, ölümcül ultraviyole ışınları koruyucumuz aşınmıştı. Dünya okyanuslarındaki dolaşım sistemi felç olmuştu. Durgun sulardaki oksijen  yoksunluğu neredeyse bütün balıkları öldürüyordu ama bu ortamda bir yaşam türü öne çıktı. Onlar bakterilerdi. Ölümcül hidrojen sülfür gazını atık olarak üretiyorlardı bu da son darbe oldu ve yeryüzünde kalan neredeyse tüm bitki ve hayvanları öldürdü. Büyük yok oluş buydu, dünya yaşamın tamamen yok olmaya en çok yaklaştığı an buydu. Bütün türlerin 10’da 9’u tükenmişti. Yaşamın tekrar toparlanması bir kaç milyon yıl sürdü.

Kıtalar: Yaklaşık 220 milyon yıl öncesine kadar New England ve Kuzey Afrika kapı komşusu idi, atlas okyanusu yoktu. 1  milyon yıl sonra aradaki göller büyük körfeze dönüşüp atlas okyanusunu oluşturdu. Yüzeyde olan köklü değişiklikler aşağılarda olanların sadece bir kısmını yansıtıyordu. Abraham Otilius 1570 de geçmiş 80 yılın bilgilerine dayanarak dünyanın ilk modern atlasını yarattı. Yaptığı atlasa biraz uzaktan bakıp atlas okyanusunun iki ucundaki kıtaların tıpkı yapboz parçaları gibi birbirlerine oturduğunu fark etti. Bu bilgi sonraki bir kaç yüzyıl boyunca önseziden öteye geçmeyecekti, ta ki  bir alman gök bilimci ve meteoroloğun 20. yüz yılın başlarında bunu bilim çerçevesine oturtacak deliller bulmasına kadar. Alfred Vegnar’ın, bir makalede soyu tükenmiş bir eğrelti otunun fosillerinin atlas okyanusunun iki tarafında da bulunması, dikkatini çekmişti. Sonra da iki kıtada da aynı dinozor fosillerinin bulunduğunu öğrendi. Bilim insanları bunları daha önce kıtalar arasında köprü oluşturan kara parçalarının varlığını öne sürerek açıklıyorlardı. Bu köprülerin dalgalarda kademe kademe dağılarak yok olduğunu düşünüyorlardı. Ama Vagner iki kıtadaki dağlarda da eşsiz özelliklerin benzerlik göstermesine ve tropikal bitkilerin kuzey kutbunun donmuş topraklarında bulunması bilgileri ile köprü varsayımının yanlış olduğunu düşündü. Çözümü ise daha önce dünyanın tek kıta olduğu fikrinde buldu ve ona Pangea adını verdi.

Vagner’i inandırıcı bulmadılar, konferanslardan dışlandı. Bunlara rağmen araştırma gezileri yapmaya devam etti. Bu gezilerden birinde meslektaşlarının buzul bölgede kumanyasız mahsur kaldığını öğrendi ve yardıma gitti. Geri dönerken kar fırtınasında yolunu kaybetti ve 50 yaşında ortadan kayboldu. 1952 yılında atlas okyanusunun dibinde dev bir yarık keşfedildi ve bu kıtaların ayrılması kanıtıydı. Okyanus tabanları da dahil dünyanın ilk gerçek haritası ortaya çıktı.

Dünyanın 3te 2si derinliği 300 metreyi geçen sularla kaplıdır. Dünyanın en sıra dışı ve yüksek dağları bu suların altındadır. 1000 metreden sonra gün ışığı ulaşmaz. Orta Atlantik sırtı dünyanın en uzun su altı sıra dağlarıdır. Dünyanı boydan boya sarar. Sırtın en yüksek dorukları okyanus tabanından 4km yükselmekte. Şimdi Mariana çukuru diye anılan dünyadaki en derin kanyonun derinliği 10 kilometreyi geçmekte. Deniz tabanının tektonik kuvvetlerle bitişiğindeki kıta levhasının altına itilmesi sonucu oluşmuş. Buraya gelen insan sayısı ayda yürüyen insan sayısından daha az, cm² başına 1 tonluk basınç var. Gelecekte bir gün bu dağlar su yüzeyine de çıkabilir. Hauni adaları da bir yanardağ sayesinde oluşmuştu.

Dünyanın İçi: Gezegenimizin merkezinde demirden bir çekirdek var. Daha büyük bir sıvı demir katmanı da onu çevreliyor. Onun çevresinde de manto adı verilen katman var, kayalık ama sıcak ve akışkandır. Mantoya hareket katan şeyler, dünyanın oluşumundan kalan ısı ve çekirdekteki radyoaktif elementlerin bozunması. En dışta ise kabuk adı verilen kısım vardır. Bizler onun üstünde yaşamaktayız. Manto üstündeki katı kabuğu beraberinde sürüklemek ister, kabuk direnç gösterir çünkü soğuk ve serttir. Zaman zaman kırılma noktasına gelir ve yer sarsılır. Ömrümüz kısa olduğu için dünyanın stabil olduğunu düşünürüz. Dünyanın neresine giderseniz gidin ayaklarınızın altında gömülü farklı dünyalar vardır.

Geç Kreterya: Trias döneminin sonu dünyayı dinozorların mekanı haline getirdi. O zamanlar Hindistan bir adaydı. Asya ile buluşmak için senede bir kaç cm adımlarla yavaşça ilerliyordu. Sonra dünyanın altındaki eriyik kayalar açığa çıkıp batı Hindistandaki dev bir alanı kapladı. Dünyaya çarpan dev bir meteor da cabası olmuştu. 45 kg’ın üstündeki hayvanların çok azı Geç Kretarya dönemindeki felaketten sağ çıkabildi. Toz bulutları yer yüzüne aylar boyu soğuk bir gece yaşattı. Dinozorlar donarak ve açlıktan öldü. Dünya memelilerin gezegeni olmaya başlamıştı.

Denizlerin Etkileri: Derin havzanın batı ucundaki doğal baraj depremler sonucu yıkıldı ve içeriye inanılmaz bir hızla su dolmasına sebep oldu, böylece engin bir çöl Akdeniz halini aldı. Bu olay 1 yıldan kısa bir sürede tamamlandı. Bu arada dünyanın öbür ucunda geniş bir kanal kuzey ve güney Amerikayı birbirinden ayırarak okyanus akıntılarının atlas okyanusundan büyük okyanusa geçmesini sağlıyordu. Tektonik kuvvetler bu iki kıtayı yavaş yavaş bir araya getirdi, kanalı kapattı ve Panamakıs dağını meydana getirdi. Bu olay okyanus akıntılarının yönlerini değiştirerek küresel iklimi etkiledi. Afrikanın gür yeşil orman örtüsü yerini seyrek bir peyzaja bıraktı. Ağaçta yaşamada uzmanlaşan bazı türlerin soyu tükendi. Hayatta kalanlar ise yaşamaya devam edip evrildiler.

Memeliler yıllarca yer altını sığınak bildiler sonra dinozorlar yok olunca yüzeye çıktılar ve çağlar boyunca ağaç dallarında kendilerine yeni hayatlar kurdular. Tüm ihtiyaçlarını karşılayacakları ağaç tepeleri ile örülü geniş bir alanda daldan dala atlamak için kavrayabilen el ve ayak parmakları geliştirdiler. Dikte yürüyebiliyorlardı ama kısa mesafelerde. Etrafta bunca ağaç varken uzağa gitmeleri de gerekmiyordu.

Ama sonra hava soğudu ağaçlar cılızlaştı. Geniş otlaklar türedi. Atalarımızda yemek bulmak için onları aşmak zorunda kaldı. Eskiden ağaç dallarından tehlikeleri izleyebilmek mümkündü ama artık ağaçlar yok olmuştu. Arka bacakları ile uzun mesafeleri kat edebilecek ve gerektiğinde koşabilecek şekilde evrimleşenler hayatta kaldı. Eller ve kollar artık yürürken kullanılmıyordu. Yiyecek, kemik ve çalı çırpı toplayabileceklerdi. Bunlarda silah ve araç gereç olarak kullanılabilirdi.

Dünyanın öteki ucunda olan topografik bir değişim okyanus akıntılarının yönünü değiştiriyor sonra bu yüzden Afrika soğuyup kuraklaşıyor, ağaçların çoğu yeni iklime ayak uyduramayıp ölüyor. O ağaçlarda yaşayan primatlar başka yuvalar aramak zorunda kalıyor ve göz açıp kapayıncaya kadar gezegeni şekillendirmek için aletler yapıyorlar. Dünya insanın kaderini şekillendirdi ama uzaktaki dünyaların görülmeyen çekim gücünde bunda etkisi oldu.

Gezegenlerin Etkisi: Gezegenler hayatımızı etkiliyor. Küçük ama yakınımızda olan Venüsün çekim gücü de, devasa ama uzağımızda olan Jupiterin çekim gücü de Dünyanın eksenini eğdi. Yörüngesinin şeklini de hafifçe değiştirdi. Böylece kuzey kutbu buzullarına düşen güneş ışınları miktarı da azar azar değilmiş oldu. Bazen yazlar daha soğuk olurdu, yıldan yıla güneye doğru ilerleyen buzlar da önüne çıkan her şeyi ezer süpürür yıkıp geçerdi. Bu buz deviydi. Bazı zamanlarda da gene Dünyanın eksenindeki değişimler nedeni ile kutuplar  yazları daha ılık olurdu. Eriyen buzullar çekilmeye başlardı.

Her buzul çağında buzul örtüsü okyanusları da içine alacak şekilde genişledi, deniz seviyesi 120 metreden fazla düştü. Kıtaların kıyılarına denk gelen geniş yerler yüzeye çıktı. 15 ila 25 bin yıl kadar önce buzulların çekilerek geçici bir kara köprüsü oluşturduğu bir zaman yaşandı. Gezegenin öteki tarafına bir yol açılmıştı.Göçebe guruplar bu köprüden kuzey Amerikaya indi. 10 bin yıl kadar önce iklimde ve deniz seviyelerinde olan çılgın değişimler durdu. Yeni ve ılıman bir iklim çağı başladı. Şu an içinde bulunduğumuz çağ. Büyük buzul örtüleri eriyince denizler şimdiki seviyelerine çıktı, nehirler de dağlık yerlerden alüvyonlar taşıyarak denizle buluştukları yerlerde delta ovalarını meydana getirdiler. Bu verimli ovalarda yeni yaşam tarzını  öğrendik. Bir şeyler yetiştirmeyi karnımızı doyurmayı ve daha fazlasını. Çoğumuz için bu 1 milyon yıllık göçebe hayatının sonu demekti.

Gezegenlerin birbirini çekmesi, dünyanın yüzeyinin hareket etmesi, bu hareketlerin iklimi, hayatın evrimini ve aklı etkilemesi de bir araya gelince bu bize delta ovalarının çamurlarını ilk medeniyetlere dönüştürecek araçları sağladı. Bu dönemde yaşamak güzel ve bir sonraki buzul çağına yaklaşık 50 bin yıl var.

Ama bir sorun var, karbonifer dönemden kalan gömülü ağaçları kömür formunda, eski plankton kalıntılarını da petrol ve gaz formunda yakmadan duramıyoruz. İstesek sorunsuz bir iklimimiz olabilir ama bunun yerine atmosfere dünyanın toplu yok oluşlara yol açan geçmiş iklim felaketlerinden beri görmediği oranlarda karbondioksit salıyoruz. Hemde güneş saf ve bedelsiz enerjisini fazlasıyla bize gönderirken. Dinozorların gök taşının çarpacağından haberi yoktu biz ise felaketi kendimiz yaratıyoruz.

Kaynak*

Selim Öztemelhttps://cilginfizikcilervbi.com
Çılgın Fizikçiler ve Bilim İnsanları kurucusu, yazarı, YouTube kanalı editörü

Popüler Yazılar

Gökbilimciler Dünyanın Kesin Ölüm Tarihini Hesaplamayı Başardılar

Gökbilimciler Dünyanın Kesin Ölüm Tarihini Hesaplamayı Başardılar Bilim insanları çalışmalarında, gezegenlerin yapısı dışında, yaşanabilir bölgede geçirdikleri zaman ve oradan tekrar ayrıldıkları zamanla da ilgilenirler....

Nikola Tesla ’nın 116 Yıl Sonra Ortaya Çıkan Röportajı!

Nikola Tesla’nın 116 Yıl Sonra Ortaya Çıkan Röportajı! Gazeteci: Bay Tesla, sizin için kozmik süreçlere karışan biri diyorlar. Sahiden siz kimsiniz? Tesla: Bu doğru bir soru,...

IQ Yükseltme (%40 Varan Fark)

IQ Yükseltme (%40 Varan Fark) Eski dönemde araştırmacılar, bireyin hafızasını ve IQ seviyesinin yükselemeyeceğini bunu biyoloji bir etken genetik özellik olduğunu iddia ediyorlardı. Fakat günümüz...

Işık Saçan Güneş Ve Yıldızlarla Dolu Olduğu Halde Neden Uzay Siyahtır?

Işık Saçan Güneş Ve Yıldızlarla Dolu Olduğu Halde Neden Uzay Siyahtır? Uzay denildiğinde aklımıza kapkara ve sonsuz bir boşluk gelir. Oysa hepimiz biliriz ki; uzayda...

İlgili Yazılar

Leave a reply

Please enter your comment!
Please enter your name here

%d blogcu bunu beğendi: